Trablusgarp, Kânim-Bornu, Sokoto, İngilizler

0

Bihi

Trablusgarp tüccarından Muhammed el-Medhûn ve Hacı Mustafa b. Musa’nın Bornu’dan avdetlerinde esnâ-yı râhdan gönderdikleri mektubun bazı fıkralarının tercemesidir.

Biz geçen şehr-i Rebîülâhir’in onuncu günü Bornu’dan hareket eyledik. Hareketimizden dört gün evvel Adamava* tarîkiyle Bornu’ya iki Hristiyan geldi ve Bornu ülkesine şeyhin yani Bornu padişahının izni olmaksızın girdiler. Refâkatlerinde Martin ve on altı patlar tüfenklerle müsellah olarak yetmiş kişi var idi. Ondan başka beraberlerinde diğer yüz yetmiş adam daha var ki bunlar erzak ve ahmâllarını başları üzerinde taşıyorlardı. Şeyh bunlara büyük ziyafet yaptı ve huzurunda memlekete girdiler ve şeyhe selam hediyesi namıyla on sekiz adam üzerine yüklü eşyayı yolladılar. Şeyh hediyelerini kabul eyledi. Vusullerinin üçüncü günü hasbelâde şeyhin huzuruna girdiler. Şeyh onlara nereden geldiniz ve ne yapacaksınız deyu sual eyledi. Onlar biz İngilizliyiz bizi imparatoriçe gönderdi ki ticaret için bir yer bulup onda bina inşa edeceğiz, Adamava ile araziniz arasında biz sığacak [kadar]münasib bir mahal bulduk, bu mahal için sizden izin istiyoruz bize izin ver ki size ticaret[i]çoğaltalım. Biz fildişi ile samg [zamk]satın alacağız dediler. Şeyh ise yedinizde Devlet-i Aliyye’den emirname var ise başım üstünedir dediğinde biz ecnebiler tarafından gönderilmişiz ve emirnamelerimiz işte bunlardır dediler. Şeyh bu emirnamelerini aldı. Onlardan birisi ecnebi lisanı ile yazılı ve mühürsüz bulundu. Onlar Şeyhe bu mektubu sen mühürle dediler. İkinci mektup ise mühürlü idi. Şeyh bu mektuplarını aldı ba‘dehû mukim oldukları hanede üzerlerine hücum eyledi. Nüzullerinde yetmiş tüfenk daha bulundu. Şeyh bütün eşya ve silahlarını aldıktan sonra geldiğiniz yerden ric‘at ediniz dedi. Ol vakt ona “Allah’tan başka ilah olmadığını ve Muhammed[in]peygamber olduğunu şehadet eyleriz” dediler ise de Şeyh onların hiçbirisini dinlemek istemedi. Ba‘dehû hocalardan mürekkeb bir meclis-i şer‘î topladı. Bu meclis heyeti bunların katlini hükmeyledi. Yalnız İmam Talib muhalefet eyledi ve bunları katletmeyiniz dedi. İşte biz orada iken bunlar hakkında işittiğimiz ve gördüğümüz hal bundan ibaret olup andan sonra olan muameleden haberimiz yoktur.

*Adamava memleketi memalik-i Sudaniye’nin en büyük hükümdarı “Emir Ömer b. Ali b. Bello”nun payitahtı olan Sokoto ülkesi dâhilindedir. Adamava büyük bir vilayet hâkiminde mümtaz değildir. Sokoto’nun cenub semtinde ve şark cihetinde elli günlük ötededir. Sokoto’dan Kenuh [Kano] on iki gün, Kenuh [Kano]’dan Bernuh’a [Bornu] yirmi günlük mesafe vardır. Adamava’dan doğru Bornu tariki bir mâhdır. Araları kura ve ormanlarla mamurdur. Adamava’dan Kuka nâm kasabaya takriben iki mahlık mesafe vardır. Kuka’da göl tarikiyle beş günlük mesafe ötede garb tarafında Akva kasabası vardır. Bu Akva deniz sahilidir. Bu Akva mezkûr Kuka vilayeti dâhilinde ve Sokoto padişahına tabidir. Bu Akva iskelesine Londra ve Amerika’dan vapurlar gelirler. Bu Akva memleketinde birçok Felemenk ve Amerikan ve İngiliz ve Fransızlar vardır. Fakat çoğunluk İngiliz ve Amerikan’dır. Kuka ile Akva iskelesi arasında birkaç göl vardır. Kuka’nın büyük nehirleri Akva’nın denizine kadar mümted ve muhtalıttır. Bazı ufak vapurlar ve yelken

  • gemiler Akva denizinden Kuka’ya göllerden gelirler. Sokoto padişahının on altı büyük vilayeti vardır. İsimleri Zamfara, Kaduna, Kano, Daura, Kazaure, Hadejia, Katagum, Masu, Zakzak, Adamava, Bauchi, Kina, Kuka, İlori [İlorin], Kebbi, Binji’dir. Sokoto hâkiminin muamelat ve muhaberat-ı resmiyesi Arapça’dır. Hâkimler hep İslam ise de ahalinin bir miktarı Hristiyan’dır. Fakat ekseri İslam’dır. Şer‘i şerîfle hükümet ederler ve mezheb-i Mâlikî’ye tâbidirler.

    Belgenin Muhtevası:

    Zirve dönemini İdris Elevma zamanında(1564-1596) yaşayan Kânim-Bornu devleti bundan çok kısa bir zaman önce Trablusgarp’taki Osmanlı paşaları ile ticari anlaşmalar yapmıştı. İdris döneminde ise doğrudan İstanbul’a elçiler gönderen Bornu sultanı ticaret ve hac yollarının güvenliği hakkındaki isteklerini bildirmiştir. Osmanlı bu devleti resmi olarak tanımıştı ve taleplerine olumlu cevap vermişti. Karşılıklı ilişkiler sömürge döneminde de hiç kopmamış bilakis daha sıcak diplomatik temaslar kurulmuştur. Geçmişte bazı dönemlerde Kânim-Bornu ve Osmanlı münasebetleri sekteye uğramış olsa da yukarıdaki belge Osmanlı’nın son dönemlerine kadar bunun devam ettiğinin açık bir göstergesidir.

    Belgede kaydedilen bilgilerin Trablusgarp tüccarları tarafından nakledilmiş olması 19. yüzyılın sonlarında dahi kuzey-güney istikametinde Büyük Sahra’nın geçilip neredeyse Afrika’nın ortalarına kadar varan eski ticaret yollarının hala canlı damarlar gibi aktığının bir işaretidir. Bu da, Kuzey Afrika ve dolayısıyla Akdeniz havzası ile Sahraaltı bölgesinin etkileşimi hakkında fikir vermesi açısından oldukça önemlidir. Bornu’ya ulaşan bu Fizan-Kavar yolu dışında doğuda Bingazi-Veday ve batıda Hevsa, Tevârik, Tinbüktü bölgelerine varan güzergâhlar çok ehemmiyetliydi.

    Osmanlı’nın merkezî Afrika’ya en yakın toprak parçası Fizan olmakla birlikte sahip olduğu etki alanı ve nüfuzu çok daha ötelere ulaşmaktaydı. Fizan’dan sonra bin kilometreden daha fazla güneye doğru kıtanın iç kesimlerinde yaşayan Müslüman sultanlıklar ve emirlikler İstanbul’a bağlılıklarını bildirmiştir. Bunlardan biri de Kânim-Bornu’dur. Neredeyse başa geçen her Bornu hükümdarı Osmanlı padişahının halife sıfatı ile kendileriyle irtibat kurmasını arzu etmiş ve bağlılığını bildirmiştir. Osmanlı’nın Afrika’nın ortasında görünmeyen sınırlarını (Trablusgarp hinterlandını) teşkil eden bu bölgelerdeki nüfuzu belgeden kolayca anlaşılmaktadır. Zikri geçen Bornu Şeyhi Şehu Haşim b. Ömer’dir (1885-1894). Kendisine gelen yabancı elçiler, İngiliz kraliçesi tarafından bizzat gönderildiğini açıkça söylemektedirler. Dolayısıyla maksatlı olarak belli bir misyon çerçevesinde buraya geldikleri ve önceki yüzyıllarda gene kendi hükümetleri adına keşif yapan seyyahlardan farklı olarak bunu gizlemedikleri dikkat çekici bir noktadır.

    Nitekim Avrupa’da birbiri ardına kurulan ve çoğu kraliyet ailesinin himayesinde bulunan coğrafya cemiyetleri, enstitüleri ve misyoner teşkilatları, genç maceraperestleri ve misyoner-seyyahları buralara gitmeye teşvik ettiler. Bu insanların bütün seyahat giderlerini karşılayanlar arasında Belçika, Almanya, Fransa kralları ve İngiltere kraliçesi dâhil Avrupa devletlerinin önemli kurum ve şahsiyetleri bulunuyordu. Önde gelen şahıslarca desteklenen bu seyyahlardan sağ dönebilenlere büyük mükâfatlar ve madalyalar takdim edilmekteydi. Kıtadaki Avrupalı konsoloslar, kendi vatandaşlarının çıktığı veya onların himayesinde yürüyen iç bölgelere düzenlenen bu seferlerin gerçekleşmesi için büyük gayret gösterdiler. İstanbul’da bulunan Avrupalı sefirler ise yıllarca süren bu seferlere çıkacak başta kendi vatandaşları olmak üzere yardım isteyen her seyyah için Osmanlı Devleti’nden bir “buyruldu”, “mürûr tezkeresi”, yani bugünkü manada bir “vize” almadan yola çıkmalarına müsaade etmediler. Aslında bu vize bugünkü manadan daha kapsamlıydı ve bölgeye güvenli girişin yanında kâşifler oralarda rahatça seyahat ediyor ve hatta misafir olarak ağırlanıyorlardı. Genelde Osmanlı aleyhtarlığı yapmak üzere gidenlerden sadece iyi Müslüman rolü yapabilen seyyahlar böyle bir buyrultuya ihtiyaç duymadan kıtanın sahillerindeki farklı noktalardan iç kısımlara doğru ilerlemişlerdir (Ahmet Kavas, “Afrika’da Sömürgeciliğin XIX. Yüzyılın İkinci Yarısına Kadar Kurulamamasında Osmanlı Devleti’nin Rolü”, Yükselen Afrika ve Türkiye I. Uluslararası Türk-Afrika Kongresi (23 Kasım 2005), İstanbul 2006, s.105-106).

    Belge dikkate alındığında yüzyılın sonuna doğru yabancıların dinlerini ve kimliklerini saklamadıkları gibi herhangi bir ruhsat almadan dolaşmakta oldukları hatta devletleri adına ticari teşebbüste bulundukları görülmektedir. Zaten Avrupa sömürgeciliği önceki iki yüzyılda bütün Afrika’dan ziyade kıtanın batı ve güney sahil şeritlerinde kurduğu ticaret kolonileri vasıtasıyla ve genellikle köle ticaretiyle varlık göstermiştir. Lakin eski kolonilerin tesisinde hiç kimse muhatap alınmamışken şimdi ticaret ve yer için izin istenmiştir. Tam bu noktada, acaba sefaret aracılığıyla Osmanlı’dan seyahat izni çıkarılmadan kendilerinin hazırlamış oldukları izni sultandan imzalamalarını istemeleri, onun İstanbul’a karşı müstakil hareket etmesini kışkırtmak için miydi sorusu akla gelebilir. Zira diğer mektup mühürlü idi ve kuvvetle muhtemel kraliçeye aitti. Ancak Bornu sultanının yabancı seyyahlarla diyaloğu hiçbir istisnaya mahal bırakılmadığının misalidir. Geçerli ve yürürlükte olan müsaadenin İstanbul’dan gelmesi gerektiği için sultan, yetkili makam olan Osmanlı’ya ait bir emirname ya da ruhsat talep etmiştir. Ayrıca hiçbir zaaf ve hataya mahal bırakmadan Bornu sultanının net bir kararlılıkla bu yabancıların üstüne yürümesi hem kendisinin dirayetli oluşunu hem de Bâbıâli’nin ne kadar muktedir ve nüfuzlu olduğunun kanıtıdır.

    Hazırlayan: Arş. Gör. İsa GÖKGEDİK

    Share.

    Yazar Hakkında

    İsa Gökgedik, Muğla Ula doğumludur. 2011’de İstanbul Üniversitesi’nden mezun oldu. Marmara Üniversitesi’nde “Afrika (Bilâdüssûdan)’da Kurulmuş Bir İslam Devleti: Kânim-Bornu ve Osmanlı ile Münasebetleri” konulu yüksek lisans tezini başarıyla sundu. Hâlihazırda Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde İslam Tarihi Anabilim Dalı’nda doktorasına devam etmektedir. 2013’te Dumlupınar Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne araştırma görevlisi olarak atanmış olup Marmara Üniversitesi’nde tahsilini sürdürmektedir. Yoğunlaştığı alanlar Afrika siyasi tarihi ve Sahraaltı Afrika’daki mahalli sultanlıklar olup bu konulardaki araştırmalarını devam ettirmektedir. Afrika Araştırmacıları Derneği (AFAM) kurucu üyesidir.

    Yorum Yap