Afrika Ne Diyor, Biz Ne Anlıyoruz?

0

Türkiye’de Afrika kıtasına ilişkin çalışmaların oldukça geç başlaması, Osmanlı sonrasında bağlarımızın oldukça zayıflaması ile doğru orantılıdır. Uzun bir ayrılıktan sonra yeniden kadim kıtayı gündemimize almamız ve onunla alakalı fikri ve siyasi politikalar üretmemizin tarihi 20 yılı geçmemektedir. Bu hususun bize birtakım olumlu yanları olmuş olsa da ekseriyetle olumsuz etkiler açık bir şekilde önümüzdedir.

Sömürge geçmişi meselesi, bugünün Afrika’sında yeni ya da yeniden aktörlerin de sık dile getirdiği ve avantajlarını kullandığı bir söylemdir. Çin, Rusya gibi pek çok aktör gibi Türkiye de geçmişin bu temiz sayfasını ikili ilişkilerde sıkça kullanırken sayılan diğer ülkelerin Afrika ülkelerinin bağımsızlıklarında hatırı sayılır yardımları olması bu söylemdeki eksik kalan yanlarımızdan biri olarak gözüküyor. Gerçekte bu aktörler bugünün neokolonyal bağımlılık öznelerine dönüşürken kullandıkları söylem yine aynıdır. Türkiye ise gerçek bir “kazan-kazan” yöntemi olan ve beraberce kazanma mottosuyla yola çıkan politikası ile onlardan ayrılmaktadır. Nitekim Çin’in vadettiği kazan-kazanın oranları ezici bir şekilde Afrika ülkelerinin aleyhine işlemektedir.

Bizim uzun süreli uzaklığımız gerek akademik alanda gerekse kültürel yaklaşımlarda bazı meselelerde geç kalmamızı beraberinde getirmektedir. Örneğin biz, bu yazının başlığında bile bir buçuk milyarlık nüfusu, 54 ülkesi olan bir kıtayı tamamen yekpare bir ülkeymiş gibi kullanmış bulunuyoruz. Doğusu batısından, kuzeyi güneyinden bu kadar farklı koca bir kıtayı her yeri aynıymış gibi tek tipleştirmek hem akademimizde hem siyasetimizde sorunları beraberinde getirmektedir. Batılıların sömürdüğü bu kıtada her bir ülke ve bölgede her alanda uzmanlaşması bağımsızlıkların kazanılmaya başlandığı altmışlardan beri sürerken bize tek tipleştirme ile uzmanlık alanlarının önünü kapatmış olduk.

Şöyle bir düşündüğümüzde bu kadim kıtadaki ülkelerle alakalı kaç tane ülke uzmanımız, kaç tane bölge uzmanımız var sorusuna verilebilecek cevap bir elin parmağını geçmeyecektir. İşte bu husus, tam da masa başından uzmanlığın, üretmemeye odaklı akademinin bugün çalışan zihinleri ve bedenleri nasıl bir virüs gibi etkisi altına aldığını gösteren bir göstergedir. Bu bağlamda Afrika bize ülke ve bölge uzmanı olun derken biz, çok zor elde edebileceğimiz ve hatta bu yolda belki de heba olacağımız “Afrika uzmanlığı” sahasında koşmayı anlıyoruz.

Bir başka mesele pek çok kez düştüğümüz, yabancı literatürde Afro-pesimizim olarak geçen, Afrika’ya dair imajın yalnızca olumsuz öğeler üzerinden verilmesi tuzağıdır. Elbette bu ülkelerin belli kısımlarında açlık, yoksulluk, fakirlik vardır. Suya ulaşım ve hijyene dair problemler gerçektir. İç savaşların yaşandığı yerler ve tehlikeler gerçektir. Ancak tüm bir kıtayı bu olumsuz imajlarla tanımlamak ve güzelliklerin, olumlu yönlerin, renkli kültürlerin, geleceğe ilişkin umudun eklenmediği parçalarla bir yapboz oluşturmak hatalarımızdan biri olarak gözükmektedir. Afrika bize geleceğin kendisinde olduğunu söylerken biz, onun eksik yanlarını konuşmanın faydalı olacağını düşünüyoruz.

Türkiye’deki Afrika’ya yönelik programların, seminerlerin, konferansların tarihle ilgili bölümleri hep sömürge dönemi gaddarlıklarıyla donatılmaktadır. Kesinlikle bu kıtanın insanlarına yapılan zulüm konuşulmalı ve gelecekteki tüm bağımlılıklar da reddedilmelidir. Ancak böylesine kadim bir kıtanın sömürge dönemi öncesinde derin bir tarihe sahip olmaması mümkün mü? Sömürge dönemi öncesinde bu insanların yaşamadığı gibi bir senaryodan söz edilebilir mi? O halde neden bu alanlara da bakmıyoruz? Kurulan şehir devletleri, ticari ve diplomatik ilişkiler, kültürel roller ifade edilirken neden bunları es geçip yalnızca sömürge dönemine odaklanıyoruz? Acaba bu yöntem, Batı’nın Afrikalılar için çizdiği, ‘onlar olmadan hiçbir şeyi başaramayacak’ insan imajına hizmet ediyor olabilir mi? Afrika bize Mansa Musa gibi liderlerini anlatırken biz, Afrikalıları yalnızca Batı tarafından sömürülmüş, bunun dışında tarihi, kültürü olmayan insanlarmış gibi anlıyoruz.

Sivil toplum kuruluşlarımız, bu kıtanın neredeyse çalışma yapılmayan ülkesini bırakmazken, ki bu gurur duyulacak bir yönümüz, gittikleri, gördükleri ve proje yaptıkları bölgelerle alakalı iki satır yazı yayınlamamaları eleştireceğimiz en önemli noktalardan olmalı. Pek çok araştırmacının maddi sebeplerle gidemediği ülkelerde yapılan bu kıymetli çalışmaların yazıya dökülmesi, hepimiz tarafından okunması gerekmez mi? Afrika bize beni satır satır okuyun derken biz, bazen yalnızca gıda dağıtıp oradan ayrılmayı kastettiğini anlıyoruz.

Ülkemizin son dönemde ilmek ilmek dokuduğu Afrika politikasında potansiyel tehlikelerin farkında olmalıyız. Devletimizin diplomatik misyonlarından sivil girişimlere kadar herkes, alınan bu kıymetli mesafenin daha ileri götürülmesi için elini taşın altına koymalı. Yoksa Afrika bizi kaybediyorsun der ve biz “her şeyi iyi yapıyorsun” diye anlayabiliriz.

Dr. Ensar Küçükaltan

Share.

Yazar Hakkında

Yoruma Kapalı