Cezayir’de istenmeyen Fransa’da unutulan topluluk: Harki

0

Cezayir’in yakın tarihinde Afrika’nın en çetin bağımsızlık savaşını bizzat yaşayanlarının tamamının vefatıyla hafızlardan silinmesi kaçınılmaz olacak. Bir istisnası var ki yazılı kaynaklarda bu sürecin en önemli unsurlarından birisinin durumu, ki kısaca “harki” ismi verilenlerin başlarından geçenler, bir şekilde en ürperti veren yüzüyle varlığını koruyacak ve asla unutulacak gibi de değil. Fransa’nın kendi halkı da dahil, tüm dünya kamuoyu ve özellikle ayırım yapmadan istisnasız her bir Cezayirli üzerinde mutlaka yeni siyasi manevra algıları peşinde olduğu bir gerçek. Böylelikle bu konuda bütün zihinleri bilhassa medya üzerinden denetim altında tutma, tarihen inkârı imkansız gelişmeleri saptırmada inandırabileceği ilgili herkesi yanıltma ve hatasıyla sevabıyla iki tarafı da paylaşılacak bir sorumluluğun içine çekerek yönetme gayreti artık en yetkili ağızların ifadelerinden de hissediliyor. Her ne kadar tarafların o döneme ait açıklamaları “hafıza savaşı” gibi görünse bu konuyu ısıtıp ısıtıp gündemde tutan tarafın Fransız siyasetçiler ve onları destekleyen basın mensupları olması bir tür kabahat örtme haline dönüşmüş durumda. Henüz bağımsızlık ateşi tutuşturulup giderek büyümeye başladığında Fransız kamuoyundaki karşılığı sadece “évènements/olaylar”, ya da “opérations de pacification/başkaldırıları yatıştırma operasyonları” olarak algılandı. Bazı basın organları ise “sale guerre/kirli savaş” başlıkları atarak bir anlamda yaşanacakları öngörüp tepki göstermişlerdi.

Yılda bir gün de olsa 2003’ten bu tarafa her 25 Eylül’de, hatta hemen öncesine denk gelen günlerde hatırlanmaya başlanan “harki anma”  konusu tek başına gündemi meşgul etmeye yetiyor. Bizzat bu etkinliğin öyle acıları tekrar yaşatan bir yönü var ki bu topluluk için henüz hayatta iken ölüm halinde bulunmak gibi. Ülkeleri Cezayir tarafından tarihinin en zor zamanında işgalci Fransız ordusuna yardım ettikleri için vatandaş olarak kabul edilmemeleri bir daha anavatanlarını hiç görmemek anlamına geliyor. Fransa açısından ise canları pahasına sömürge düzeninin devamı için mücadele etmelerine rağmen özellikle Müslüman kimliğinden vazgeçmedikleri yüzünden bu devlet adamlarının merhametini bir türlü elde edemediler.

Sömürgeci Fransa’nın Afrika’da diğer Avrupalılar gibi çok derin yaralar açtıkları herkesçe malum gibi düşünülse de maalesef bilinmesi en kolay konular bile artık meçhul. 1827 yılındaki ilk müdahale ile başlayan Cezayir’in işgaline karşı tam 135 yıl aralıksız devam eden direnişler içinde özellikle 1954-1962 yıllarında yaşanan en sonuncusu ve de en ağırı olarak devam edeninin en acı tarafı ise ilk defa bu kadar geniş çaplı şekilde kendi insanlarının birbirleri ile çarpıştırılma zorunda bırakılmalarıdır. Dahası yeni kurulan bir ülkede kardeş kanının bir müddet daha akmasına sebep olacak fitneye de zemin hazırlanmasıdır. Tıpatıp benzeşmeseler bile tarihin değişik zamanlarında ve günümüzde dahi belki bu insanların kaderleri ile ortak yönlere sahip nicelerine rastlamak mümkündür. En yenisi olarak da Afganistan’da Taliban’ın başkent Kabil’e 2021 yılındaki girişlerini ve ABD’lilerle yıllardır kendi soydaşlarına karşı savaştırılanların ülkenin en büyük havaalanına koşmalarını tüm dünya merakla takip etti. 1962 yılında Cezayirli “harki” denen topluluğun yok olma ile hayata tutunabilme arasında büyük bir uçurumun kenarında kalışları da bundan farklı değildi, bilakis hafızalarda hep yaşayacak.

Mağrip Kimliğiyle Zenginleşen Cezayir Tarihi

Bugünkü Avrupa devletlerinin birçoğu Fransa dahil mevcut isimleri ile tarih sahnesinde henüz yokken asırlar önce şekillenen devletlerden birisi de Cezayir’dir. İslami fetihlerle birlikte henüz yedinci yüzyılda bugünkü başkentin hemen bitişiğinde kalan küçük adaları sebebiyle buraya “adalar” anlamında Arapça ad konuldu. 16. yüzyılın başında Osmanlı askerlerinin bu kara parçacıklarını Haçlı istilasından koruma amaçlı anakarayla birleştirmelerine rağmen bilinen ismiyle tanınmaya devam etti. Gerçek anlamda Cezayir’in tüm asırları kaleme alındığında gurur duyulacak süreçler aydınlanacak ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un dediği gibi Türkiye’nin teşvikiyle yeniden yazılan bir tarihi süreç değil, bilakis Osmanlı dönemine ait belgeler dahil bu ülkeden götürdükleri birçok yazılı kaynağını geri iade etmedikleri için ciddi derecede aydınlatılamayan süreçler var. Dahası 1990’lı yıllarda Fransa’da yaşayan sayıları az da olsa bazı Cezayirlilerin “Osmanlılar bizi Fransızlara sattı” gibi gerçeklikle alakası olmayan ifadelerinde onlara öğretilen ve kasıtlı oluşturulan algıların esiriydiler. Şimdi de Cezayirliler yakın tarihlerinde yaşananları dile getirince bunları Türkler yaptırıyor gibi hiçbir karşılığı olmayan ifadeleri kullanıyorlar.

İlk yazılı tarih kitapları deyince içlerinde 2500 yıl öncesinde Herodot ve kendisinin de istifade ettiği eserler aklımıza gelir. Akdeniz’in güneyini çevreleyen sahiller ve iç bölgeleri bunlarda önce Libya, sonra Afrika olarak ifade edilirdi. Bu coğrafyanın doğusundaki Mısır Avrupalılarca Kıpti yurdu “Egypt” ismini hiç terk etmeden bugüne gelirken batısındaki Cezayir’e geçince burası Numidya ve kısmen de Moritanya’nın bir paçasıydı. Sömürgeliğin zirve yaptığı 20. yüzyılın başında Libya ve Moritanya antikçağdaki isimlerle devletleştirilirken, Tunus’un asıl adı olan Afrika ise 16. yüzyılla birlikte tüm kıtayı ifade edecek şekilde genişletildi. Bilhassa geçmişin mirasına bağlı kalarak Fas şehrinde ilk kurulan hanedana nispetle Türkiye ve bazı ülkeler tarafından bugün Fas Krallığı denmektedir. Ama Arapça resmi adıyla Mağrip, batılıların ise Merakeş’te kurulan emirliği esas almalarından dolayı Maroc veya Morocco demeye devam ettiler ki bu ülke de Ortaçağ öncesinde Moritanya bölgesinde yer alıyordu.

Müslüman Arapların daha yedinci yüzyıla tekabül eden miladi 650’lerden başlayarak Kuzey Afrika’da inşa ettikleri yeni coğrafi kimlik inşasında bölge kısaca Mağrip kelimesi ile, yani “güneşin battığı tarafla” ilişkilendirildi. Osmanlı Devleti de bu geleneğe sadık kalarak buralara Garp Ocakları, yani aynı bölgeye “Batı Ocakları” adını verdi. Sebebi belki İstanbul’a göre güneybatı istikametinde yer almalarıydı. Mısır’ın daha çok kendisine münhasır istisnai tarihi geçmişi bir tarafa bırakılırsa bugün hala eski Yunan dilinde “yabancı” anlamında bir kelime olan Berberi ile ifade edilseler de kendilerini ana dillerinde “hür insanlar” anlamında “Amaziğ” olarak tarif etmektedirler. Buraya antikçağda Fenikeliler gelip koloniler kurmuş, onları Romalılar, Vandallar, Bizanslar, Müslüman Araplar ve nihayet Türkler takip etmişlerdi. Genel itibarıyla Berberiler dışında Müslüman Araplar, Türkler ve Endülüs’ten kurtarılıp getirilen Müslümanlar Cezayir’i 1830’da, Tunus’u 1881’de ve Fas’ı 1912’de Fransa tamamene- ve Libya’yı da yine aynı sene İtalya kısmen işgal edene kadar bölgenin birbirleriyle kaynaşmış toplumları olarak varlıkları devam edegelmiştir. Özellikle Fransızlar Cezayir’i istilaya başlar başlamaz ilk yaptıkları zorunlu göç Anadolu’dan buraya gelen çoğu Osmanlı ailelerini Suriye taraflarına sürmek oldu. Bunların ve Berberi-Arap yerli ahalinin zorla el koyduğu arazilerine ise Fransa içinden ve bazı komşu Avrupa ülkelerinden getirdiği fakir köylüleri yerleştirdi. Zamanla sayıları bir milyonu aşan ve kendilerine kara ayaklılar anlamında “pieds noirs” denen Avrupa asıllılar adeta sömürgeciliğin en temel nüfusuna dönüştüler. Cezayirlik bağımsızlık savaşının 1962’de sona ermesiyle burada edindikleri ne varsa hepsini “la valise ou le cercueil”, yani “ya valizle ya da taputla” terk edeceklerini anlayınca birincisini tercih ettiler. Korsika adası dışında güneybatı Fransa ve Côte d’Azur denen İtalya sınırındaki güneydoğu bölgelerine getirilip yerleştirildiler.

Dünya tarihinin bir daha yeni bir örneğini görme imkânının zor bulunacağı Endülüs medeniyetini Papalığın bugünkü İspanyol ve Portekizlilerin atalarına 13. Yüzyıldan itibaren ortaklaşa yürüttürdüğü saldırılarla yok ettirme girişimi birkaç asır sürse de ara vermeden devam ettirildi. 1492 yılında son hanedan Gırnata Emirliği de yıkılınca bu defa 16. yüzyılın başında istikametleri asırlardır bu tarihi mirasa en büyük desteğin geldiği Akdeniz’in güney sahilleri oldu. Dokuz yüzyıllık bir maziden ayakta kalan tarihi eserlerin ve onların banileri konumundaki insanların acımasızca yok edilişleri devam ederken en azından hayatta kalabilen Endülüslülere seyirci kalmayan ve onları kurtarabilecek tek güç olan Osmanlılar en büyük hamlelerinden birisini yapıp bunları Mağrip şehirlerine taşıyarak, ikincisini de onları buralarda koruyarak gerçekleştirdiler. Türkler tarihlerinin her döneminde olduğu gibi, sadece şu anda iç savaşın ortasından çoğu kadın ve çocuk, yaşlı masum insanı sadece Suriye’den değil, Balkanlardan, Kafkasya’dan olduğu gibi Endülüs’ten de Tunus ve özellikle Cezayir’de güven altına aldığı yerlere çekmişti. Bugün Mağripli deyince belki sadece Fas Krallığı vatandaşlığı akla gelebilir, oysa Mağrip kimliğini tüm Kuzey Afrika’ya yerleştirip yaşatan Osmanlılar oldu. Haliyle Cezayir halkı da önce Cezayirli, ama tüm çevre ülkelerdeki soydaşları ile hepsi Mağripli oldular. Fransa gibi tüm yörenin gençlerini zorla silah altına alıp adını bile duymadıkları başka coğrafyalarda çarpıştırmadılar. Dahası Fransızlar başta olmak üzere tüm batılı güçlerin saldırılarına karşı asırlarca buraları Anadolu’dan sevk ettiği gençlerle korudular. Özellikle de kardeş kanı dökülmesine asla müsaade etmediler. Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un “Et d’expliquer qu’on (les Français) est les seuls colonisateurs, c’est génial” dediği, yani “Ve bizim (Fransızlar’ın) tek sömürgeci olduğumuzu açıklamak, bu harika” cümlesiyle ifadesinin Cezayir’in Osmanlı Devleti tarafından da sömürüldüğü sözü tarihi gerçeklerle uyuşmamaktadır.

Osmanlılar kendilerine gelen Endülüs’ün imdat çağrılarına kulak vererek bir taraftan bunları yerleştirecekleri Kuzey Afrika sahillerini güven altına almışlar, diğer taraftan da bu insanları yüzyılı aşan bir sürede buralara taşımışlar ve nihayet 1610 yılında geride kalanlar da Tunus’a yerleştirilerek bu asırlık süreç tamamlandı. Tüm güney Akdeniz coğrafyasındaki deniz ve kara savaşları Anadolu’dan ve kısmen de Balkanlardan toplanan onbinlerce gencin ve onlara hem denizde hem de karada komuta eden Barbaros kardeşlerin, Turgut Reis, Uluç Ali Reis ve daha nicelerinin eseridir. Endülüs asıllılar Garp Ocaklarındaki dört yüzyıllık Osmanlı varlığının şehirleşme, ticaret, ilim, sanat ve edebiyat alanında öncüleri iken yerel Berberi ve Arap toplumları da huzur ortamının en büyük yerel destekçisiydiler.

Sömürgecilik Kelimesinin Karşılığı Kolonizasyon Olmamalı

Dilimizde son yıllarda Avrupa menşeli kelimeleri kullanma özentisi çok yaygınlaştı. Türkçemize oysaki istendiğinde çok güzel kelimeler kazandırılabiliyor. Bunlardan birisi de “sömürgecilik” olup bununla eş anlamda kullanmaya çalıştığımız “kolonizasyon” aynı ifade derinliğini vermez. Özellikle modern Avrupalı devletlerin 16. yüzyıldan itibaren farklı kıtalarda yaptıklarını tüm dillerde en isabetli tarif edebilecek en uygun kelime Türkçemizdeki ifade olmalıdır. Çünkü herhangi bir şekilde ele geçirilen bir bölgenin başta insanları olmak üzere tüm kaynaklarını yok etmenin karşılığı genelde menfaat elde etme ve kısmen de fayda sağlama karşılığındaki “kolonizasyon” kelimesi olamaz.

Sömürgecilerin Kuzey Afrika’daki varlığı bir asırdır devam eden Bizans’ın ilk Müslüman fetihleri önünden çekildikleri yedinci yüzyıldan 19. yüzyılın ortalarına kadar yaklaşık 12 asır ele geçiremedikleri Mağrip coğrafyasına da sahip olacaklarını anlamaları 1800’lü yılların ortalarında mümkün göründü. Özellikle de Fransızlar 1830’lu yıllarda Cezayir’den başlayarak ve aynı dönemde bugünkü Libya’nın, yani o günkü adıyla Trablusgarp’ın işgalini de tamamlamak istediler. Fakat Osmanlı Devleti aldığı sıkı tedbirlerle bu ikinci vilayetinde buna müsaade etmediyse de 1881’de aşırı borç tuzağına düşürdükleri Tunus’un himaye adı altındaki işgali engellenemedi. Bunu 1912 yılında Fas Krallığının Fransa, yine aynı yıl ise Trablusgarp’ın da İtalya tarafından sömürgeleştirilmesi takip etti.

Tüm bu yok edici süreç başlamadan önce Osmanlılar en büyük desteği yerel halk ve Endülüslü muhacirlerle kurduğu yakın akrabalık bağları ve bunlarla evliliklerinden doğan Kuloğlu denen melez bir nesil üzerinden sağlıyorlardı. Oysa Avrupa sömürge mantığında işgal ile sömürgeleştirilen her yerde yerel halkla aralarına aşılması imkânsız mesafeler konacaktı. Fransızlar işgalci konumlarını korumak için Cezayir’de yeni bir yöntem denediler. Silahlandırılan yaklaşık 300 bin yerli ve onların 8 milyon toplam nüfus içinde hemen hemen 1,5 milyonu bulan yakın akrabaları da dahil büyük bir kitleyi bağımsızlık isteyenlere karşı tüm dünyaya kendilerinin yakın destekçisi olarak takdim ettiler. İçlerinde “harki” denen sınıf özellikle bu süreçte devreye sokuldu ki bunların başlarından geçenler, bizzat kendi tabirleriyle aradan geçen 60 yıla rağmen “nasıl bir geçmiş ki hala geçmiyor” cümlesindeki gibi tüm acı veren canlılığı ile devam ediyor. “Yeni Fransa” diyerek adeta sınırlarının Akdeniz’in güneyindeki uzantısı kabul ettiği Cezayir’i son bir hamle ile kendi elinde bırakarak burasını Afrika kıtasındaki bir parçası olarak tutacaktı. Hatta Fransa cumhurbaşkanlarından François Mitterand bu bağımsızlık savaşı yıllarında Fransa’nın içişleri bakanı iken gazetecilere çok açık bir dille “L’Algérie c’est la France”, yani “Cezayir Fransa’dır” demişti. Bugün nüfusunun tamamı Müslüman olan Komor Adalarından Mayot’ta, ya da çok azı Fransız asıllılar dışında tamamı Hint ve Afrika kökenlilerin yaşadığı Hint Okyanusunda Reunion’da, Büyük Okyanusya’daki Polenezya adalarında, Güney Amerika’da Guyana’da, Karaipler’de Guadelup ve Martinik’te halen uygulamaya devam ettirdiği üzere burası için de benzer bir gelecek planlamıştı.

Ezilen İnsanların Kimliği: Harki

Fransa devleti Napolyon’un 1802’de Mısır’da ve 1804 yılında da Haiti’de yaşadığı hezimetlerinin izlerini silmek istiyordu. Her ne kadar bugünkü sınırlarının tamamını işgal etmesi yaklaşık 90 yıl sürse de 1827 yılında ilk saldırısını başlattığı tarihten itibaren 1962’ye kadar devam eden Cezayir’in işgal süreci özellikle Cezayirlileri dünyanın en fazla zulüm gören kitlesine dönüştürdü. Bunu yaparken de en çok yerli halktan zorla ordu saflarına dahil ettiği kitleleri kullandı. Bunların içinde daha 1830 yılında “harki” dediği küçük bir sınıfı kırsal kesimlerde denetim için şekillendirdi. Ama bu uygulama hep mahalli kalmış ve hiçbir zaman birkaç bin kişiyi geçmemişti.

Arapça “hareket” anlamına gelen bu kelimeyle ifade edilmek istenen ise düzenli birlikleriyle sömürgeci varlığını hissettiremeyeceği köyler ve bunlardan biraz daha büyük yerleşim mahallerindeki halkın Fransa’ya bağlılığını sağlamaktı. Ne yazık ki emellerine istediği süratte çok kolay kavuşamadı ve 1920 yılında bu ülkenin güneyindeki çöl kısmının sahibi Tuareglerin yurtlarını ele geçirmeleri oldukça zorlu geçti ve bu arzusu ancak 90 yılda tamamlanabildi. Cezayir’de bu özel birliklerde görevlendirdikleri insanların sayıları yerel halkın büyük direnci yüzünden hep sınırlı kaldı.

Fransa da 1950’li yıllarda diğer sömürgeci Avrupalı komşuları gibi dünyanın farklı okyanuslarının ortalarında hala elinde tuttuğu adaları ve Güney Amerika’daki Guyana hariç tüm sömürgelerinden çekileceğini anladı. Tek istisnası “Yeni Fransa” olarak gördüğü ve bir türlü bu arzusundan vazgeçemediği Cezayir’i her ne pahasına olursa olsun kolay kolay bırakmaya niyetli yoktu, ya da buradan çekilişinin bedelini yerli halka pahalıya ödetmeliydi. Nitekim de öyle oldu. Aslında bunu yaparken coğrafi konumuna uygun sekizgen (hexagone) dediği ana kıtasından çok fazla savaşacak profesyonel asker getirmesi de mümkün değildi. Zaten Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında cephelere zorla silahlandırıp sürdüğü Mağripli ve Senegalli nişancılar hiç tanımadıkları ve neden çarpıştırıldıkları Almanlar karşısında etten duvar konumuna getirilmişlerdi, bunu hiç öğrenemediler.

Cezayir’i saldırının başladığı 1827 yılından ve işgale geçilen 1830 yılından itibaren yerel halkın elinden aldığı tüm verimli arazilere soylu Fransızları getirip yerleştirmeyince sadece fakir köylülerini getirip mal ve mülk sahibi yapmasından daha ağır yeni bir süreç uygulamaya kondu. Ama henüz işgali altında tuttuğu Afrika’daki farklı bölgelerdeki “Senegalli Nişancılar” dediği birlikleri artık dağıtmak üzere olduğu için buraya getirmesi de mümkün değildi. Gerçi “Cezayirli Nişancılar” dediği bir sınıf 1856 yılından itibaren yardımcı birlik olarak vardı ve bu uygulamaların da en eskilerindendi. Bunların hepsinden farklı “harki” dediği hafif silahlı bir milis topluluğunu şekillendirmeyi iyice aklına koydu. Ancak bunlar en fazla beş yıllık bir dönemde yaşadıklarından sonra Cezayir için “hain”, Fransızlar için ise “ülkelerine geri dönecek Müslümanlar” olmanın dışında sıradan bir kimliği bir türlü kazanamadılar.

En Kolayı Harki Olma, En Zoru Vatan Savunma

Harki olmasına karar verilenlerin iyi bir askeri eğitimden geçirilmiş gençler arasından seçilmeleri gerekmiyordu. Hatta bunlar belirlenirken fiziki özelliklerinin de askerliğe uygun olup olmadığına dahi bakılmazdı. En önemli şart Cezayir’in bağımsızlığı için mücadele eden siyasi kanadı Milli Kurtuluş Cephesi (Front de Libération Nationale-FLN) ve bunun askeri kolu Milli Kurtuluş Ordusu (Armée de Libération Nationale-ALN)’ye hiçbir yakınlık hissi taşımamaları idi. İçlerinde 50 yaşını geçenlere bile aşçılık dahil görevler verilerek bu sınıfa kolayca dahil edilebiliyorlardı. Asıl amaç onlar üzerinden bilhassa aileleri de etki altına alınarak olabildiği kadar geniş halk kitlesinin bağımsızlık tarafına meyilleri engellenecek, yapılacak Fransa karşıtı her türlü propagandadan etkilenmeleri önlenecek, bilhassa kendilerine karşı yapılacak her türlü tehditten korunduklarına inanmaları sağlanacaktı.

Cezayir’deki Fransız sömürge valiliği 132 yıl boyunca zorla veya gönüllü şekilde kendi safına çektiği yerli halktan insanları silahla donatıp ülkelerinin bağımsızlığına karşı hizmetinde kullanıyordu. Fransızca bunlara “appelés, engagés ve militaires d’active” denmekte, yani bunlar, nişancı birlikleri, gönüllü birlikler ve faal sömürge askerleri idiler.  Hatta hepsine kısaca “Français de Souche Nord Africain-FSNA”, yani “Kuzey Afrika Asıllı Fransızlar” da denmekteydi. Özellikle “goums civils/sivil kavimler” denilen, Arapça’daki “kavim” kelimesinin yerel söylenişi ile ifade edilen kişilere gerekirse askeri seferlerde rehberlik etmek dahil basit bir polisiye eğitimi verilerek devreye görevi yürüttükleri sivil bir birlik dahi vardı.

Fransa’nın Çinhinde Vietnam Savaşı hezimeti sonrası Cezayir’i ne yapıp edip elinde tutması gerekiyordu. Zira bütün sömürgeci karizması çizilecekti. Bağımsızlık savaşı başlar başlamaz ise 26 Ocak 1955 tarihinde sömürge valisi olan Jacques Emile Soustelle kendisinin tüm yetki alanında “harka” denen ve tamamı Müslümanlardan meydana gelen yeni “silahlı oluşumlar” kurup genişletti ve bunların herhangi birinde görev alana “goums militaires/askeri kavimler”, yani “harki birliği” mensubu da dendi. Bunu kanuni hale getiren ilk emrin 8 Şubat 1956’da verildiği de ifade edilmektedir. Tarihe kara bir leke olacak düşecek “kabile yapılı hareketli ve yardımcı kuvvetler” olarak tarif edilen “harki” mensubu insanlar böylece farklı bir boyutla Fransa’nın hizmetindeydiler. Bunlar muayyen bir zaman için operasyonların boyutuna göre bir tür taarruz amaçlı hareket edeceklerdi. Günlük 750 frank ücret alıyorlardı. Sayıca daha az miktarda tutulan siğer “goumier” ve “moghazine/mehazin” denen yerli silahlı birliklere lojman imkânı, aile yardımı ve sağlık sigortası yaptırılırken bunların bu haktan yararlanmaları söz konusu değildi. Fakat ısrarla içlerinde Fransa’ya en ufak muhabbeti olanın “harki” olması teşvik ediliyordu.

Harki topluluklarının kendi başlarına bir tür savunma birliği olarak her türlü kuralı ilk defa belirleyen sömürge valisi Robert Lacoste oldu. Gönüllü ve Fransa için karşılarına dikilen bağımsızlık taraftarlarına “gerilla, isyancı” deyip onlara karşı mücadeleye girip canlarını verecek şekilde sadakat besleyen kimseler olarak tarif edildiler. 1957 yılında 2.186 harki silahlı milisini idare etmek üzere toplam 70 ayrı “harka” birliği kuruldu. Tüm yerli silahlı birliklerin sayısı da bu senenin ilk dokuz ayında artırıldı, ama en çok “harki” birliklerine önem verilerek 2.186 kişiden 10.430’a çıkarıldı. Bunlar belli görevlerde ve sınırlı bir zaman süresince sadece bulundukları mahallerde kullanılacaklardı. Farklı yerlere götürülmeleri ise istisnai olacak, ama tamamen kendi başlarına tecrit edilmiş vaziyette de kalmayacaklardı. Ellerinde av tüfekleri bulunacak, nadiren tüfek ve tabanca gibi çatışmalarda gerekli basit silahları da taşıdılar, fakat kendilerine makineli tüfekler asla verilmedi. Hatta silahların korunduğu depolarda görev almalarına da hiç müsaade edilmedi. Ama sadece bir operasyon sırasında ellerine tutuşturan silahları kullanacaklar, ardından onları koruyanlara teslim ediyorlardı.

Fransa bu tür bir yapılanmayı daha çok dış dünyaya karşı da siyasi bir manevra olarak sunuyordu. Harki birlikleri kurulmak suretiyle tüm ülkelere Cezayir halkının kendi saflarında mücadele ettikleri gösteriliyordu. Bunların aileleri ve dostları da bu oluşumun içinde dolaylı da bulunsalar neticede bu sürecin bir parçası kabul edildiler. Genel anlamda Cezayirlilerin gözünde Fransızların safında daha kalabalık kitlelere dönüştüler. Köylerinde ve kasabalarında sömürge idaresinin lehinde bir hava oluşuyor, bağımsızlık taraftarlarının her türlü aleyhteki çalışmalarını engelleniyordu. Fransa’nın tek derdi Cezayirlilerin “harki” toplulukları üzerinden kalplerini kazanmak ve bizzat onları silahlandırıp bağımsızlık için verilen mücadeleyi kırıp yok etmekti. Dünyanın birçok bölgesinde sömürgecilikten kurtulma mücadelesi verildiği bir dönemde Fransa’nın nihai amacı hakkında en ufak bilgisi olmayan çoğu eğitimsiz insanları kullanılıp bağımsızlık taraftarları ezilecek ve kendisinin beş katı büyüklüğündeki coğrafya elinde kalmaya devam edecekti.

1958 yılı sonunda buradaki tüm silahlı birliklere komuta etmek üzere Maurice Challe isminde bir genel vali geldi. “Harki” birliklerinin, bir diğer adıyla Fransız Müslümanların bu kardeş kavgasında kendi saflarında yer almaları sadece askeri değil, aynı zamanda siyasi bir hedefe hizmet edecekti. Bunun için de sayılarını artırmak için her yol denendi. 1960 yılı sonuna gelindiğinde artık silahlandırılmış 60 binden fazla kişi vardı. Siyasi boyut öne çıkarılarak bir anlamda bağımsızlık meşalesini pasifleştirmek esastı. Bunlar iyi savaşçılar mı, iyi askerler mi ya da sıradan gönüllü birlikler olarak mı görevlendiriliyorlardı, bu konular hep muğlak kaldı. Diğer silahlı yerli birliklerle bu sayı aynı yıl 85 bini geçmişti.

1954-1962 yılları dikkate alındığında Fransız ordusuna destek için ellerine silah verilen Cezayirli’nin 160 bini “harki”, Fransız idari birimleri korumakla görevli “moghazin” ve sonradan kısaca GMS (Groupes Mobiles de Sécurité/Hareketli Güvenlik Birlikleri) olan GMPR (Groupes Mobiles de Protection Rurale/Kırsal Alanları Koruyan Hareketli Birlikler) sınıfında idiler. Tüm görevler dahil bilfiil iç savaşta bağımsızlık karşıtlığına iştirak edenlerden 110 bini düzenli birlikler olmak üzere 270 bin kişiyi bulmuştu. Dahası Fransa bunların arasında daha önce FLN ve ALN saflarında savaşırken kendi birlikleri arasına çektiği 3.000 eski bağımsızlık taraftarını da ilave etmişti. Bunların bir kısmı da “Yarbay Georges Grillot komandoları” adıyla eğitilip cephelere sürüldüler ki 1962 yılı sonrasında yeni devlet tarafından geçmişte yaptıklarının hesabı kendilerinden soruldu.

Cezayir Bağımsızlık Savaşı’nda bağımsızlık taraftarı yerel halktan asker ve sivil ne kadar kişinin öldüğü hakkında Fransa’nın verdiği rakamlarla Cezayirli yetkililerin verdikleri rakamlar arasında uçurumlar var. Fransız ordusu adına savaşıp da ölen Müslüman sayısı 4.500 kişi, kaybolanlar ise 600 olarak toplam 5.100 kişi denmektedir. Bağımsızlık savaşında ülkelerini savunurken ölenlerin sayısı ise 1,5 milyondan fazlaydı. Çünkü vatanı savunmanın bedeli her yerdeki gibi Cezayir’de de ağır oldu.

Harki Sayısı   

1954-1962 yılları arasında tam sekiz yıl devam eden bağımsızlık mücadelesinde geçen yüzyıldan farklı olarak çok farklı bir uygulama ile bunların sayısı Fransız sömürge yöneticilerince yüzbinlerle ifade edilecek kadar artırıldı. Fransız ordusunun tamamlayıcı unsuru oldular, ama herhangi bir askeri sınıf içinde belirlenmiş konumları yoktu. Fransız subayların sorumluluğunda bir tür komando ihtiyacını karşıladılar. Ne kadar işsiz, güçsüz takımı varsa bunlara silah dağıtıldı. İçlerinden bir kısmı Cezayir’in nasıl bir savaş ortamına girdiğinin bile farkına varmadan ellerine tutuşturulan bu silahlarla ne yapacaklarını dahi bilmeyecek kadar bilinçsiz kimselerdi. Ya da bulundukları muhitlerde Fransız sevgisinden ziyade bilhassa FLN tarafından dışlanmış bulunmaları, belki de 124 yıldır devam eden işgale direnenlerle aralarında gerginlik olan ailelere ve kabilelere mensup kimselerden seçilmeleri de sömürge yöneticilerinin özel tercihi idi.

Harkilerin önemli bir kısmı bağımsızlık mücadelesini ateşleyen FLN ve ALN içindeki en etkin kadroyu oluşturanlar gibi Kabil ve Evras dağları bölgesinden seçilmişlerdi. Bir de doğudaki Kostantin bir anlamda pilot şehirlerden birisi idi ve adeta tek başına “harki” sınıfına mensup her üç kişiden birisi buradan alınmıştı. Sonuçta sayıları konusunda en düşük rakam 200 bin kadar denilmekte, hatta bazılarına göre bunların 400 bin kadar olduğu dahi iddia etmektedirler. 1961 yılı Kasım ayında 19 Mart 1962 günü ateşkes imzalanınca Fransız ordu birlikleri denetmeni Christian de Saint-Salvy Cezayir’de Fransızlarla birlikte savaşa iştirak eden 263 bin kişi bulunduğunu, bunların 60 bininin düzenli askeri birlik, içlerinden 60 bininin harki ve 50 bininin de Fransa’ya bağlılık duyanlar olup geriye kalan 153 bininin ise tamamlayıcı unsurlar olarak toplam 323 bin kişi olduğunu hazırladığı rapora yazmıştı. Bağımsızlık mücadelesine FLN saflarında bilfiil katılanların mücahitlerin sayısı ise en fazla bu yerel mevcudun ancak dörtte birisi kadardı.

Kardeş Kanıyla Boyanan Bağımsızlık

1954-1962 yılları arasında modern sömürgecilik tarihinin en büyük bağımsızlık mücadelesi sayılan Cezayir Cumhuriyeti’nin kurulma sürecinde akan kanın neredeyse tamamına yakını ülkenin öz insanlarına aitti. Çoğu Fransa’dan kurtulmak için, belli bir kısmı da bu ülkenin sömürgesi olarak kalmak için canını verdi. Tüm Avrupalılar sömürgelerini kurarlarken ayak bastıkları yerlerde silah zoruyla sınırlı sayıda genci askeri birliklerine aldılar. Yerli gençleri adeta birer ölüm makinesine dönüştürüp karşılarına çıkan bütün engelleri bunlarla aşarak sınırlarını genişletmişlerdi. Fransızlar Senegalli Nişancıları, Almanlar Doğu Afrika’da “Askari” dedikleri birlikleri, Belçikalılar “Belçikalı kamu gücü/force publique belge” dedikleri silahlandırdıkları yerlileri, İtalyanlar’ın Eritrelileri ve İngilizlerin “Kralın Afrikalı Tüfekli Birlikleri/King’s African Rifles” ve Hinduları bu anlamda her cephede kullanılması bir tür olmazsa olmaz uygulamaydı. Fakat içlerinde en fazla zarar gören ve sadece kendi hayatları değil ailelerinin, yeni nesillerinin dahi geleceğini tamamen karartılanlar Fransızların Cezayir’de “harki” birliklerinde kullandıkları oldu.

Özrü Kabahatinden Büyük

20 Eylül 2021 pazartesi günü Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 2013 yılından itibaren her yıl kutlanan “Harki Anma Günü” öncesi medyanın da takip ettiği bir törendeki konuşmasıyla özellikle Fransız basınında en çok öne çıkan bir habere konu oldu. Muhalifler bu tavrını yaklaşan devletbaşkanlığı seçimlerinde daima sağ eğilimli partilere oy veren ve 2012 yılı itibarıyla sayıları 500 ila 800 bin arasında değişen “harkilerin” oylarını etkilemek olarak yorumladılar. Onun bu hitabı her sene biraz daha fazla geçmişin en acıklı bir sürecinin dile getirilmesi en çok bu toplumun hayatta kalan fertlerini ve akrabalarını duygulandırdı. Artık yaşadıkları acılar ve terk edilmişlik yüzünden Fransa devletinin en yüksek makamı kendilerinden özür diliyordu. Uğruna sadece vatanlarını kaybetmeleri yetmez gibi belli bir kısmının sığınma imkânı verilen Fransa’da yerleştirildikleri kamplardaki kötü şartlarını kimse dile getirmek dahi istememişti. En azından artık bu aşağılayıcı durumları kabullenilmişti ve kendilerinden özür dileniyordu. 1962 yılında “harkilerin” tabiriyle patates çuvalları gibi getirilip güneybatı bölgesindeki Midi Pyrénées’deki kamplardaki her bir barakaya üç aile yerleştirilmişti. Tam 16 yıl kamp dışına sadece belli ihtiyaçları dışında çıkmalarına izin verilmeden 1978 yılına kadar burada tutuldular. Oysaki aynı yıllarda Fransa’ya karşı savaşan bağımsızlık taraftarları Cezayir Cumhuriyeti ile yapılan anlaşmalarla ellerini kollarını sallayarak ülkenin her tarafında seyahat edip ve iş bulup çalışıyorlardı. Bu zorunlu ikamet kaldırılınca bu insanlar sadece kamp hayatına alıştıklarından dolayı başka yerlere gitmeye cesaret edemediler ve çoğu bulundukları yerin çevresinde orman işçisi olarak hayatlarını kazanmaya başladılar.

Cezayir bağımsızlık savaşı daha başladığı yıllarda kardeşi kardeşe kırdıracak gelişmeleri beraberinde getireceği belliydi. Bağımsızlık için sömürge ordusu askerlerinden ziyade onlara yardımcı olan birliklere vuran da bunu önlemek için silahına sarılan da Cezayirli idi. 130 yıldan fazla bir süre çekilen acıların ardından davalarına inananlar sömürge belasından kurtulacak kesimlerdi. Nitekim öyle oldu. Karşılarında Fransa’nın her anlamda tüm askeri savaş vasıtalarına rağmen kazanan taraf Cezayirliler oldu. “Kara Ayaklılar/Pieds Noirs” denen ve Fransa’dan getirilip yerlilerin arazilerinin gasp edilerek onlara yerleştirilenlerin soyundan gelenler Avrupa asıllılar olarak “mülteci” kabul edildiler. Zaten bunların Cezayir sınırları içinde kalmaları imkansızdı. Savaşı kaybeden askeri birlikler gibi bunlar da hemen tahliye edildiler. Fransızlar 1830’larda buraya girerken onlarla her türlü iş birliğine girişen ve çoğu Osmanlıların Endülüs’ten kurtarıp buraya yerleştirdiği Sefarad denen Yahudi soylular hiç zaman kaybetmeden hemen Fransa vatandaşlığına geçmişlerdi. Ama Arap veya Berberi olsun tüm Müslümanlar bu haktan kolay kolay istifade edemediler, zaten çok azı hariç bunu asla istemezlerdi. Yahudiler de artık bağımsız Cezayir’de yaşamalarının mümkün olmadığını anlayıp çoğu yeni kurulan İsrail’e, ya da Fransa’ya gitmek üzere burayı terk etti. Geride 200 bin “harki” ve yüzbinleri bulan aile fertleri kalmıştı.

18 Mart 1962’de Evian’da yapılan anlaşma ile 132 yıllık sömürgecilik dönemini büyük bir hezimetle kapatan Fransa bağımsız Cezayir’i tanımak zorunda kaldı. Ancak “harki” konusu muallakta kaldı. Bunları ne bağımsızlığını yeni alan devlet istiyordu, ne de yıllarca kullanan Fransızlar. Tüm zorlamalara rağmen Evian anlaşması çerçevesinde 42.500 Harki Fransız ordusu tarafından aileleri ile Fransa’da kendilerine mahsus kurulan Midi-Pyrénées bölgesindeki kamp alanına taşındılar. Bunların değil tamamının belli bir kısmının dahi gelmesini Charles de Gaule’in çizgisine sahip siyasi düşündekiler hiçbir zaman istemediler. Zamanla Cezayir’de kalanların 40 bin kadarı da ya tam gizli veya yarı gizli göçle Fransa’ya geçebildi. Böylece 1962-1965 yılları arasında 80 bin ila 90 bin arasında “harki” bir daha geri dönmemek üzere yurtlarını terk etmişti.

Katliam Bir Uydurma mı? 

Onbinlercesi Fransa’ya taşındıktan sonra geriye kalanlar anlaşma gereği hemen silahsızlandırıldılar ve Cezayir’de kendi başlarına terk edildiler. Fransızların anlatımlarına göre kendi soydaşlarınca hain ilan edilip aileleriyle birlikte kanlı misillemelerin kurbanı oldular. Oysa bunları başlangıçta Fransa bile üç temel sebepten dolayı kendi ülkesine istemeyeceğini belli etmişti. Birincisi Fransa’nın milli kimliğini tehdit edecek bir kitle olmalarıydı. Evian Antlaşması ile Cezayirlilere güven duygusunun tesisine uyulması gerekiyordu. Dahası Cezayir’deki Avrupa kökenlilerin hem orada hem de Fransa’da 1961-1963 yılları arasında çeşitli suikastlar düzenleyen kısaca OAS denen ve Albay Jean Bastien-Thiry’nin başında bulunduğu “Organisation de l’Armée Secrète/Gizli Ordu Teşkilatı” mensuplarının “harki” kimliği altında Fransa’ya gelerek burada iç çatışmalara zemin hazırlama tehdidiydi.

Fakat Osmanlı Devleti’ne karşı Adana, Maraş ve çevresinde Fransızlar için çarpışıp sonra buraları terk etmek zorunda bırakılan ve çoğu aynen “harkiler” gibi Fransa’da kamplara yerleştirilen Ermeniler de yıllarda uzun süre oralarda tutuldular. Sonra da yeni kurulan Ermenistan devletine yerleştirilmeleri sağlandı. Gerçi Ermenilerden ölenler için de Paris’te Père-Lachaise mezarlığına beton bir anıt yapıp kaidesine de “Fransa için şehit düşen Ermeniler” teselli cümlesinden başka geriye bir şey yapılmadı. “Harkiler” için ise bunu dahi yapmadılar.

Fransızların iddialarına göre geride kalan en az 120 bin “harki” Cezayir’de bağımsızlıkla birlikte iktidarı ele geçiren kısaca FLN yetkililerinin ve topyekün Cezayir halkının insafına bırakıldı. 13 Kasım 1962 tarihli Le Monde Gazetesinde Jean Lacouture 18 Mart-1 Kasım 1962 tarihleri arasında Cezayir’de 10 bin “harki” öldürüldü şeklinde ilk rakam veren gazeteci oldu. Kendisi de bir “harki” çocuğu olan ve Fransa’da 2008-2017 yılları arasında Volvic kasabası belediye başkanı seçilen, özellikle ait bulunduğu topluluk üzere araştırmalar yapan Mohand Hamoumou ise bu rakamı çok yüksek seviyede vererek 100 bin ila 150 arasında kişi öldürüldü demektedir. Bu konuda herkes farklı bir rakam vermekte ve 60 bin, 72 bin, 80 bin, hatta 144 bin kişi katledildi diyenler de var. Fakat hiçbirisinin elinde güvenilir bir kaynak yok. O dönemde katledildiği ifade edilen bu nüfus Fransa’nın orta büyüklükte Cergy-Pontoise veya Orleans gibi şehirlerinin nüfusu kadardı. Geriye kalanların özellikle siyaset yapmaları, devletin hassas kurumlarında bazı görevlere gelmeleri kanunla sınırlandırıldı. Başta Fransa olmak üzere ülkeyi terk edenler için Cezayir devlet adamları onların artık vatanları olmadığını ve geriye dönmelerinin imkânsız olduğunu devamlı tekrarlıyorlar. Ancak bağımsızlık sonrası ilk devletbaşkanı Ahmed Ben Bella 4 Haziran 1963’te ülkesinde 130 bin harki olduğunu ve onların içinde cezalarını çekecek suçluları hariç tamamını affettik diyordu. Wikipedia’nın Fransızca “harki katliamı” başlıklı maddesinde tahminlere göre 10 bin ila 150 bin kişi katledildi diyor. Tahmin kelimesinin anlamında iki uç arasında bu kadar büyük açı olmazsa gerektir. 10 bin ila 15 bin arasında bir rakam verme bile ihtimal dahilinde değilken 15 kat fazlası ile ifade edilmesi bu konunun iyice gerçeklerden uzaklaştırılmaya çalışıldığını gösteriyor.

Fransa cumhurbaşkanlarından René Jules Gustave Coty (1954-1959) zamanında başlayan Cezayir bağımsızlık savaşı Charles de Gaule’ün (1959-1969) görevinin üçüncü yılında iken sona erdi. Georges Pompidou (1969-1974), Valéry Giscard d’Estaing (1974-1981), François Mitterand (1981-1994), Jacques Chirac (1995-2007), Nicolas Sarkozy (2007-2012) ve François Hollande (2012-2017) dahil yedi cumhurbaşkanı tarafından “harki” toplumundan hem yaşadıkları acılar, hem de kamplarda kötü şartlarda bırakılmalarından dolayı özür dilenmedi. Dahası Charles de Gaule’e bu insanların Fransa için geleceklerini tehlikeye attıkları ve mutlaka Cezayir’den alınıp getirilmeleri sorulduğunda her ne kadar savaşta kendi yanlarında yer alsalar da bunların Müslüman olduklarını, gelmeleri durumunda Colombey-les-deux-Eglises (İki Kiliseli Colombey) olan kasabasının adının Colombey-les-deux-Mosquées (İki Camili Colombey) diye isim değiştirme tehlikesi yüzünden buna yaklaşmadığını ifade etmiştir.

Emmanuel Macron ilk defa “harki” toplumundan özür dileyen devletbaşkanı oldu. Bu ne anlama geliyordu? Belki de Cezayir ile yeni bir polemiği de ateşleyebilecek bir durum. Çünkü bunlar kendi asli vatanları tarafından “işbirlikçi” ve “hain” olarak damgalanmış ve 2012 yılında El Watan isimli gazete tarafından yapılan bir ankette Cezayirlilerin %84’ü bunlardan Fransa’ya götürülenlerin ülkeye dönmelerine karşı çıktığı yönünde kanaatlerini açıklamış.

Şimdi bunların yaklaşık 60 sene önce Fransa için canlarını feda etmesini tanıyan ve geçmişte bizzat ülkesinin insanlığa sığmayan muamelesin tamir edecek, daha doğrusunu ayıbını örtecek bir kanunun 2022 yılı Şubat ayında çıkması planlanıyor. Buna en çok sevinen taraf ise “harki” topluluğu. Çünkü vatanları onları asla kabul etmiyor. Uğruna her şeyden vazgeçtikleri bir ülkede kendilerine o kadar lakayt kalınmış ki hiç olmazsa bu durumun telafisiyle yaralarını az da olsa teskin edebileceğine inanıyorlar. Zira Fransa tarafından terk edilmişliğin tanınması yönünde bir adım daha atılmış olacak. Macron’un bu özrü Fransa devleti adına en üst seviyeden bir ifade olarak kayıtlara geçti. Onun “Harki Anma Günü” vesilesiyle yaptığı konuşmasında geçen kelimeler aslında yaşanan geçeğin arkasında Fransızların hiçbir özre sığması mümkün olmayan tavırları var. Gerçekten de yaşanan acı karşısında kanunla yapılacak girişim çok hafif kalacak türden bir özür olacak. Atılacak bu adım Macron’a göre bir borç (dette) olduğu kadar artık onları geçmişteki gibi unutmayacaklarını, kendi başlarına terk edilen bu savaşçıların ve ailelerinin adeta bir hapishane hayatı yaşadıklarını, ülkesinin kendisini bu konuda toparladığını, tarihlerinin acılarla dolu olduğunu, hem Cezayir’den, hem de Fransa’dan koparıldıklarını, yaşadıkları topraklardan ayrı kaldıklarını, bu yaranın aslında Fransızlar için tedavisi gereken bir durum olduğunu söylemesi çok ilginçti.

“Harki” topluluğu mensuplarının başına gelenler Fransa’ya bağlılıklarının birçok defa Cezayir yönetimince aleyhlerine çiğnenmesine sebep olan sadakatin trajedisidir. Apar topar ve insana yakışmayan şekilde getirilip dolduruldukları kampa alanında dışlanmaları, varlıklarının inkârı, iyiliklerinin reddi, bunlara, hanımlarına ve çocuklarına karşı görevlerini yerine getirmemesi, tüm bunlar dönemin yöneticilerinin görevini yargılamak anlamına gelir ki bu bir devletbaşkanının işi değil diyen Macron’a göre bu konu tarihçilere düşen bir görevdir. Ermeni soykırımı yalanlarını meclislerine getirip kanun çıkarırken bu olay hakkında özellikle tarihçiler konuşsun diyen Türkiye tarafına kulaklarını kapatan Fransa’nın birinci ağzından alenen ifade edilen bu cümle gayet açık bir çifte standarttır. O dönem yaşamadığı için “ben olsam yapmazdım diyemem” sözünün de bir karşılığı olmayacağından hareketle bu yaklaşım ayrı bir anlam kargaşasına sebep olacaktır, “şartlar ne gerektirirse onu yapardım” şeklinde de anlaşılabilir.

İnsani duyguları anlamak için o ortamın bir parçası olmak lazım. Bugün “harki” aileleri haklı olarak kendilerine ait bir tarihlerinin bulunmadığını ve kalpleri yaralı olduğundan gözleri yaşlı şekilde dert yanıyorlar. Macron ise hiçbir kelimenin yaşadıkları yanıkları onaramayacağını söylüyor. Bu toplum açısından son dokuz Fransız cumhurbaşkanından bekledikleri ve 60 yıl sonra söylenmesi ise hiç yoktan iyidir ve tarihi bir adımdır düşüncesindeler. Bir devletbaşkanı ilk defa alenen yaşanan acının büyüklüğünü kabullendi. Dahası bu topluluğa bizzat en üst seviyedeki yetkilinin ağzı ile Fransa tarafından ihanet edildi denmektedir.

Aşağılanmış Onuru Yeniden Düzeltmenin Zorluğu

İlk defa 9 Aralık 1974 tarihinde Fransa’da yaşamaları şartıyla “harki” sığınmacılarına Fransız ordusundaki diğer tamamlayıcı unsurlar gibi eski muharipler konumu verildi. Çünkü bunların çocukları açlık grevine gitmişlerdi. Amaçları yaşadıkları acıların tanınması ve gelecek kaygılarının giderilmesiydi. Cezayir’den gelemeyenlere ise ancak 23 Temmuz 2010 yılında bu haktan yararlanabilme fırsatı tanındı.

Fransız devlet adamlarının son yıllarda “harki” topluluğu ile yakından ilgilenmeleri bir tesadüf değil. Onların maruz kaldıkları acıları yeniden gündeme getirip yaşanmasında katkıları bulunduğu için acı hatıralarını yatıştırmak istiyorlar. İlk önce 2001 yılında Jacques Chirac bağımsız Cezayir askerleri tarafından katledilenlerin barbarlığının bir izi olarak henüz hayattaki sivilleri, kadınları ve çocukları için bir saygı günü ilan etti. Ama ülkesinin bu insanların öldürülmelerine o dönemde engel olmak için ne yapması gerektiğini bilemediğini söyledi. 2005 yılında “harkiler”, yetimler ve Avrupa asıllıların geçmişte yaşadıklarını tanımak için bir kanun kabul edildi. O dönemde Cezayir devletbaşkanı Abdoulaziz Bouteflika da “harki” çocuklarının ailelerinin işlediklerinden mesul tutulamayacaklarını söyledi. Nicolas Sarkozy ise bu topluma karşı görevlerinin tarihi bir sorumluluk olduğunu açıklamıştı. 2016 yılında da François Hollande Fransız hükümetlerinin Cezayir’de kalanların katledilişleri ve Fransa’daki kamplara yerleştirilen ailelerin insanlığa sığmayan şartları yüzünden onları bu kötülüğe terk etme sorumluluklarını ciddiyetle tanıdığını itiraf etmişti. Emmanuel Macron’a gelince 2017 seçimleri öncesinde Cezayir’e gittiğinde bu topluluğa karşı işlenen kıyımları “insanlığa karşı işlenmiş cinayet” olarak tarif etse de pek ciddiye alınmamıştı.

Modern Cezayir Yönetiminde Affetme Duygusunun Yitirilmesi

Fransız devlet adamları 60 yılda “harki” toplumundan ancak özür dileme safhasına gelmişken, Cezayir yöneticileri ülkelerinin bağımsızlığını istemedikleri gibi bunu engellemek için kendi insanları ile çarpışanlara hiçbir taviz vermediler. 2000 yılına gelindiğinde Cezayir devletbaşkanı Abdoulaziz Bouteflika bir kez daha onları işbirlikçileri olarak tarif etti. Bu yaklaşımı Fransa’da içindeki bulundukları şartların ise çok kötü olduğunu dile getirmesine engel değildi. Her ne şartta olursa olsun bunların ülkesine dönmelerine hiç sıcak bakmıyordu, sebebi ise onların artık Cezayir isminde bir ülkelerinin olmaması idi.

Halen Cezayir devletbaşkanı olan Abdelmadjid Tebboune da Cezayir-Fransa ilişkilerinin normal seyrine girememesini birbiri ile anlaşamayan ve her biri etkili olan üç lobinin varlığına bağladı. Bunlardan birincisi Fransa’ya bağımsızlık sonrası farklı zamanlarda giderek yerleşenlerin soyundan gelenlerin ülkelerine karşı besledikleri kin duygusuna sahip olanlar. İkincisi harkileri kastederek Fransa tarafını tercih edenler. Üçüncüsü de Fransa’da hala faal olan OAS isimli silahlı gizli örgüt mensuplarıdır. Fransa’nın bile kendilerini hiçbir zaman tam olarak kabullenmediği harkilere kendi ülkeleri Cezayir tarafından en ufak bir taviz verilmemesi bu tür toplulukların her zaman aynı akıbeti her zaman yaşayabileceğini gösteriyor.

Sonuçta Maurice Allars harkiler hakkında “Fransa tarihinin en büyük yüzkaralarından ve en büyük ayıplarından birisi” derken, Emmanuel Macron ise “harkilerin hatırası Fransız milli hafızasına kazınmalı” ifadesiyle yaşanan dramdaki sorumluluklarını daha ileri bir boyuta taşımış oluyor.

Fransızlar ayaklarına dolanan ve 132 yıl sonra büyük bir nefretin ve akmasına sebep oldukları kardeş kanlarının ardından büyük bir hezimetle Cezayir’den çekildiler. Bu yenilgiyi ne gün, ne de sonrasında asla unutamadılar. Fakat en fazla suiistimal ettikleri Cezayir’in yerli halkının içinde “harki” dedikleri insanlar o kadar çok suiistimal edildiler ki hala Fransa’da siyaset onlar üzerinden hesaplar yapmakta, her seçim döneminde geçmişteki hatalardan dolayı özürler dilenmekte, arada bir Cezayir bağımsızlık mücadelesini kazananlar da katliamla suçlanmakta, bir türlü doğrularla yanlışların tam anlamıyla anlaşılması önündeki her türlü bilgi kirliği artarak devam ettirilmektedir.

Harkiler arasında geçmişi sorgulayıp hiçbir şekilde ülkelerini yaklaşık 130 yıldan fazla işgal eden Fransız ordusunun yanında yer almamaları gerektiğini anlayanlar elbette ki var. Binlerce yıldır atalarının uğruna her fedakarlığı gösterdiği kendi devletlerince “hain”, ama canları pahasına hizmetinde bulundukları Fransa tarafından terk edilmek bir tarafa aşağılanıp hor görülmeleri ve sefalete sürüklenmeleri, tüm aile fertlerinin nesiller boyu bu duygularla dışlanmaları, iki devlet için kenara itilmiş toplum hissiyle yaşamalarında asıl sorumlulukta payları bulunduğunu kabulleniyorlar. Şahsi ihtiraslar ve yapmamaları gerekenler konusunda bilinçsiz davranışları bu acılarla dolu akıbeti başlarına getirmişti.

Tüm bu anlatılanlar çerçevesinde yine de harkiler arasında hala Fransa sevgisi, bayrağına hürmet etme ve ona bağlılık hissi taşıyarak bundan gurur duyan var mıdır gibi bir sorunun cevabı “başka çareleri mi var” olacaktır. Hala sömürgeci mantığın dayattığı fikirleri bu insanlar sorgulamadıkça bu anlayış devam edecektir. Zira bugün dünyada etkili bir Fransa varsa yakın tarihini yapanlar arasında kendilerinin de payı olduğunu, bir an evvel bu gerçeğin tasdik edilip okul kitaplarına dahi yazılarak huzura kavuşacaklarına inananlar bulunuyor. Uğruna 150 bin harkinin işkence gördüğü, sakat kaldığı veya ölmesi onlar için iftihar vesilesi kabul ediliyor. Kapatıldıkları kamp alanları ve çevresindeki ormanlık alanları ağaçlandırma işlerinde dahi tekrar bu ülkenin kalkınması için kullandırılmaları onları kendilerine hiçbir acıma duygusu göstermeyen, sefalete sürükleyen ve daima aşağılayan Fransa’ya hizmete hazır adeta robotik varlıklara dönüştürmüş. Bu ruh hali ister istemez onlarda kimlik kaybı, ruhi bunalımlar, şiddete eğilim, intihar ve alkole bağımlılık gibi birçok ruhi hastalığın belirmesine sebep olmuş. Dünyanın farklı coğrafyalarında bulunan birçok ülkede merkezi yönetimlere başkaldırıp genelde eski sömürgeci devletler yanında ABD, Rusya ve Çin gibi uluslararası siyasi gelişmelere yön vermeyi kendilerine vazife bilen yabancı güçlerle iş birliği yapanlar için “harki” meselesinden alınacak ders bakımından daha etkilisi olamaz.

Share.

Yazar Hakkında

Prof. Dr., İstanbul Medeniyet Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi. 1964 yılında Vezirköprü’de doğdu. Merzifon İmam-Hatip Lisesi (1982) ve Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde (1987) eğitimini tamamladıktan sonra Türkiye Diyanet Vakfı bursuyla yüksek lisansını (1991) ve doktorasını (1996) Paris’te tamamladı, aynı yıl Üsküdar’da İslam Araştırmaları Merkezi’nde (İSAM) araştırmacı olarak çalışmaya başladı. 2002’de doçentlik unvanı aldı. 2006 yılında İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde İslam Tarihi ve Sanatları Bölümü öğretim üyesi ve bölüm başkanı oldu. 2008-2011 yılları arasında Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık’ta Afrika ile ilgili konularda müşavir olarak görev yaptı. 2009 yılında profesörlük unvanı aldı. 2011 yılı Eylül ayında görev değişikliği yaparak İstanbul Medeniyet Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Siyasi Tarih Anabilim dalına geçiş yaptı. 2013 yılı Mart ayında Afrika ülkelerinden Çad Cumhuriyeti’nin başkenti Encemine’de Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk büyükelçisi olarak göreve başladı ve iki buçuk yıl bu görevini sürdürdükten sonra 2015 yılı Ağustos ayında İstanbul Medeniyet Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi dekanı olarak tayin edildi. Batı Afrika Ülkelerinden Mali Cumhuriyeti’ndeki ilk ve öğretim seviyesindeki özel eğitim kurumları medreseler üzerine hazırladığı doktora çalışması IRCICA tarafından L’enseignement islamique en Afrique francophone: Les médersas de la République du Mali adıyla Fransızca olarak 2003’de İstanbul’da basıldı. Geçmişten Günümüze Afrika (Kitabevi, İstanbul 2005); Osmanlı-Afrika İlişkileri (Kitabevi, İstanbul 2011/1. baskı, 2013/2. baskı, 2015/3. baskı); Les relations turco-tchadiennes: La politique ottomane en Afrique centrale (TİKA, İstanbul 2014) adlı kitaplarının yanı sıra Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi-İSAM tarafından yayımı tamamlanan İslam Ansiklopedisi için önemli kısmı Afrika hakkında 95 madde yazdı. Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde “Afrika”, “Osmanlı Afrikası”, “Osmanlı-Fransa Münasebetleri” ve “Osmanlı’da Dini Hayat” üzerine araştırmalar yapmakta olup bu konularla ilgili basılmış kitapları, farklı dergilerde bu konular hakkında çok sayıda makalesi, yurt içi ve yurt dışında düzenlenen ilmi toplantılarda takdim ettiği tebliğleri yayımlanmış bulunmaktadır. Evli ve üç çocuk babası olup Arapça, Fransızca ve İngilizce yanında Paris Doğu Dilleri ve Medeniyetleri Milli Enstitüsü’nde (INALCO/Institut National des Langues et Civilisations Orientales) eğitimini aldığı Bambara ve Volof Afrika yerel dilleri ile ilgili dersleri takip etmiştir. Prof. Dr. Ahmet Kavas, hâlihazırda Afrika Araştırmacıları Derneği’nin (AFAM) kurucu başkanlığı görevini yürütmektedir.

Yoruma Kapalı